“Benim yaram, benden önce de vardı.
ben onu ete kemiğe büründürmek için doğdum.”
joe bousquet/les capitales
14 Ekim 2012 Pazar
31 Temmuz 2012 Salı
ipek mendil
bana göre o, engizisyondan kaçıp yüzlerce yıl saklanmış, sonunda benim doğumumla beraber lanetim olmuştu. daha engizisyon kelimesini değil yazmak, söyleyemediğim zamanlarda bile bunun farkındaydım. her şey adını, yıllarca nefret ederek taşıyacağım bir yük olarak bana vermesiyle başladı.. sonra da yıllarca ve bonkörce kelimelerini...
güzel bir kadındı-ki bana vermediği tek şey yaş almayan güzelliğiydi. yüzlerce yıl önce sapsarı olduğu anlaşılan, bukleli beyaz saçları örtüsünün altında asla durmazdı. zamanın bükemediği teni ve mavi-yeşil gözleriyle gerçekten alımlıydı. ilk gördüğünüzde sevimli yaşlı bir tonton olan bu kadından nasıl bu kadar nefret edebildiğime şaşırabilirsiniz. kolay değildi gerçekten de, yıllar aldı.
sanırım liseden çok önceydi, onun 'kadın'dan yana olmadığı farketmem. evet evet, gerçekten, tüm benliğiyle kadınlara,tabi ki kendi dışında, karşıydı. giyimleri, saçları, tavırları, konuşmalar tüm kadınların, ya eksikti ya da fazlaydı; ayıptı, çirkindi ve mümkünse yok edilmesi, bastırılması gereken şeylerdi.
''kız dediğin ipek mendil, leke değerse çıkmaz.'' sanırım bu sözü hayatım boyunca unutmayacağım. ben büyürken, kadın olmaya, birey olmaya, kendimi tanımaya çalışırken o kadar çok söyledi ki bunu, onu dinlerken kelimeleri duymuyor, ağzından akan irini, dökülen kurtları görüyordum adeta. tiksinmem o kadar fazlalaşmıştı ki, sonunda o ağızla beni yanaklarımdan öptüğünde midem bulanıyor, gizli gizli yüzümü yıkamaya kaçıyordum.
bir cadı olduğuna inancım, komşu sohbetlerinde herkesi hor görerek ve hak bulduğu saltanatını pekiştirerek konuşurken o, daha çok pekişmişti. ''yamakların kızıydı rahmi'nin kız diye bulup geldiği. ondan karı mı olur? kapımızda uşak idi onlar hep. rahmi o sene iktisata gidecek. duyduk ki yolaltındaki kuyunun orda buluşurlarmış. valla yalan olmasın geçmiş gün, gattirinin anasıydı herhal, kopma büyüsü yaptırmaya gittik giritliye. okudu üfledi tevceğin avrat, o suyu içirdik bizim oğlana. oymuş ya, bi daha dönüp baksın? yamamışlar kelhayrinin oğlana sonradan. kanı bozuk bunlar. bunlardan adam olsa ne olacak, kapımızda uşaktı bunlar hep...''
tacı, tahtı kibir olan bu kadın, hayatımda yaptığım çok yanlışın anahtarı olarak durur sandığımda. ne yapsam ne etsem kibrine yenik düştüm hep. hayır, ona kendimi sevdirmeye çalıştığımdan değil; onu kendimden uzak tutmaya çalıştığımdan. ama hep bir yerlerden çıktı sanki hayatımda yaptığı büyüler, döktüğü kurtlar. kibri yapış yapış ellerimde kaldı.
sevgili teyzem, varlığı çevresindeki bütün insanların hayatına kök salıp hepsini ezen, geçtiği yerde yeşil dal bırakmayan bir fırtınaydı. etrafındaki bütün kadınları mutsuz etmeyi başarabildi ve hala da yapıyor. varolma sebebinin bu olduğuna yürekten inanıyorum. hepimizin bir tarafını sakat bırakan bu ortaçağ cadısı, bizden yüzyıllar sonra da aynı pencerede oturup, en büyük silahı olan acımasız diliyle gelip geçen kadınları vuruyor olacak.
güzel bir kadındı-ki bana vermediği tek şey yaş almayan güzelliğiydi. yüzlerce yıl önce sapsarı olduğu anlaşılan, bukleli beyaz saçları örtüsünün altında asla durmazdı. zamanın bükemediği teni ve mavi-yeşil gözleriyle gerçekten alımlıydı. ilk gördüğünüzde sevimli yaşlı bir tonton olan bu kadından nasıl bu kadar nefret edebildiğime şaşırabilirsiniz. kolay değildi gerçekten de, yıllar aldı.
sanırım liseden çok önceydi, onun 'kadın'dan yana olmadığı farketmem. evet evet, gerçekten, tüm benliğiyle kadınlara,tabi ki kendi dışında, karşıydı. giyimleri, saçları, tavırları, konuşmalar tüm kadınların, ya eksikti ya da fazlaydı; ayıptı, çirkindi ve mümkünse yok edilmesi, bastırılması gereken şeylerdi.
''kız dediğin ipek mendil, leke değerse çıkmaz.'' sanırım bu sözü hayatım boyunca unutmayacağım. ben büyürken, kadın olmaya, birey olmaya, kendimi tanımaya çalışırken o kadar çok söyledi ki bunu, onu dinlerken kelimeleri duymuyor, ağzından akan irini, dökülen kurtları görüyordum adeta. tiksinmem o kadar fazlalaşmıştı ki, sonunda o ağızla beni yanaklarımdan öptüğünde midem bulanıyor, gizli gizli yüzümü yıkamaya kaçıyordum.
bir cadı olduğuna inancım, komşu sohbetlerinde herkesi hor görerek ve hak bulduğu saltanatını pekiştirerek konuşurken o, daha çok pekişmişti. ''yamakların kızıydı rahmi'nin kız diye bulup geldiği. ondan karı mı olur? kapımızda uşak idi onlar hep. rahmi o sene iktisata gidecek. duyduk ki yolaltındaki kuyunun orda buluşurlarmış. valla yalan olmasın geçmiş gün, gattirinin anasıydı herhal, kopma büyüsü yaptırmaya gittik giritliye. okudu üfledi tevceğin avrat, o suyu içirdik bizim oğlana. oymuş ya, bi daha dönüp baksın? yamamışlar kelhayrinin oğlana sonradan. kanı bozuk bunlar. bunlardan adam olsa ne olacak, kapımızda uşaktı bunlar hep...''
tacı, tahtı kibir olan bu kadın, hayatımda yaptığım çok yanlışın anahtarı olarak durur sandığımda. ne yapsam ne etsem kibrine yenik düştüm hep. hayır, ona kendimi sevdirmeye çalıştığımdan değil; onu kendimden uzak tutmaya çalıştığımdan. ama hep bir yerlerden çıktı sanki hayatımda yaptığı büyüler, döktüğü kurtlar. kibri yapış yapış ellerimde kaldı.
sevgili teyzem, varlığı çevresindeki bütün insanların hayatına kök salıp hepsini ezen, geçtiği yerde yeşil dal bırakmayan bir fırtınaydı. etrafındaki bütün kadınları mutsuz etmeyi başarabildi ve hala da yapıyor. varolma sebebinin bu olduğuna yürekten inanıyorum. hepimizin bir tarafını sakat bırakan bu ortaçağ cadısı, bizden yüzyıllar sonra da aynı pencerede oturup, en büyük silahı olan acımasız diliyle gelip geçen kadınları vuruyor olacak.
13 Temmuz 2012 Cuma
nazar-ı hayal
- bu hikayenin sonunda ikimiz de ölelim,
daha güzel bitemez.
- ah senin şu iflah olmaz romantizmin...
- sadece kahraman ölürse romantik olur. ben de öleceğim. hem yazar hem kahraman ölünce postmodern olur.
- ölmüyorsun, yeni bir hikayeye başladın. bu yeni hikayede bana yer yok.
- her hikayemde sen varsın.
- iğreti duruyorum yeni hayatında. bana uymuyor yeni düzenin, ben ona uymuyorum. kıyılıp atılamayan antika bir vazo gibi. kıymetli. ama gereksiz, ama fazlalık işte. göz yoruyor.
- ah senin şu iflah olmaz romantizmin...
- sadece kahraman ölürse romantik olur. ben de öleceğim. hem yazar hem kahraman ölünce postmodern olur.
- ölmüyorsun, yeni bir hikayeye başladın. bu yeni hikayede bana yer yok.
- her hikayemde sen varsın.
- iğreti duruyorum yeni hayatında. bana uymuyor yeni düzenin, ben ona uymuyorum. kıyılıp atılamayan antika bir vazo gibi. kıymetli. ama gereksiz, ama fazlalık işte. göz yoruyor.
Kocaman,
kem gözlü bir Şahin, gözümün önünden yuvarlak bir et parçası koparıyor. aynaya
bakıyorum, irice bir misket büyüklüğünde, altında bembeyaz kemik olan bir oyuk
kalıyor geriye...
- simurg gibi, kimbilir, kendini tekrar yaratacak bu hikaye.
-simurg ne?
- simurg işte...
Rivayet
olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, bilgi ağacının
dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg’a inanır ve onun
kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey ters
gittikçe, onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada
görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir
gün uzak bir ülkeden bir kuş sürüsü, Simurg’un kanadından bir telek
bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar
toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye
karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde
olan kafdağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi
aşmaları gerekiyormuş. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya
başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş,
güle olan aşkını hatırlayıp; papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş
–oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-, kartal yükseklerdeki
krallığını bırakamamış, baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuş,
bataklığını... Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları anbean azalıyormuş.
Altıncı vadi "şaşkınlık", yedincisi ise "yokoluş" vadisi imiş. Kaf
dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca
öğrenmişler ki,
dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg’a inanır ve onun
kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey ters
gittikçe, onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada
görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir
gün uzak bir ülkeden bir kuş sürüsü, Simurg’un kanadından bir telek
bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar
toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye
karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde
olan kafdağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi
aşmaları gerekiyormuş. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya
başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş,
güle olan aşkını hatırlayıp; papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş
–oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-, kartal yükseklerdeki
krallığını bırakamamış, baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuş,
bataklığını... Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları anbean azalıyormuş.
Altıncı vadi "şaşkınlık", yedincisi ise "yokoluş" vadisi imiş. Kaf
dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca
öğrenmişler ki,
Simurg Anka
,
"otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi de Simurg’muş. Her biri de
Simurg’muş .
- beni azad et, ben artık senin kahramanın olmak istemiyorum. başka
hikayelerde özüm. ben çoktan gittim.
- bu hikayenin sonunu yazmadan gidemezsin. bunca zaman sonra seni tekrar görmüşsem, hikayeyi tamamlamadığın içindir.
- bu hikayenin sonunu yazmadan gidemezsin. bunca zaman sonra seni tekrar görmüşsem, hikayeyi tamamlamadığın içindir.
''Görmek
en büyük günahlardan biridir'' diyor bir kadın yazar, ''çünkü artık görünen
gizli değildir. esrarı gitmiş, bütün mahremi görünür olmuştur.''
- en çok neye üzülüyorum biliyor musun, beni
kimse kahraman sanmıyor senden başka.
- çünkü senin öykünü ben yazdım. ve görmedi hiçbir göz.
- ve bana hiç kimse masallar anlatmadı senden başka. romanların gizini kimse aralamaya kalkmadı.
- beni görmemek istedin, seni yazan kalemi.
- görmek en büyük günahlardan biridir, biliyor musun? bir yerden duymuştum
- çünkü senin öykünü ben yazdım. ve görmedi hiçbir göz.
- ve bana hiç kimse masallar anlatmadı senden başka. romanların gizini kimse aralamaya kalkmadı.
- beni görmemek istedin, seni yazan kalemi.
- görmek en büyük günahlardan biridir, biliyor musun? bir yerden duymuştum
Şahin
geri dönüyor, aksini aynadan görüyorum. bu sefer gözümü alıp gidecek. derin bir
rahatlama, yüzümü dönüyorum. alnımdan kocaman, yuvarlak bir parça et koparıp
gidiyor. geri dönmeyecek.
-biliyor musun, rüyalarımı sen yazmadın. ve
ben seni asırlardır hiç rüyamda görmedim. o yüzden kalamam. bu hikayenin sonunu
ben yazıyorum. bitti.
Ellerimden
tutup ağlıyor güzel gözlü adam rüyamda. bir kuyudan çıkmaya çabalar gibi, tutunmaya
çalışıyor. sana ihtiyacım var diyor, gitmemeliydin. gözlerini dikiyor ruhumun
dibine, sesimi çıkaramıyorum. uyandığımda hatırlıyorum, gidenin o olduğunu. ve
hiç ellerimi tutarken bakmadığını gözlerime.
- biliyor musun, ben de yeni bir öykü yazıyorum. ve içinde sen
yoksun. hoşçakal.
30 Mart,
2008 - 22:57
işlevsellik akımına göre örülmüş tv örtüsü
davranışçı psikoloji akımına göre, insan başlangıçta şekillenmemiş bir
kil iken, çevreden gelen uyaranlara göre şekillenirmiş. (bknz 2007 KPSS sorusu)
bugün kendimi bok gibi hissediyorsam, bunda üstüme binen onca uyaranın suçu var, benim değil demek ki, rahatlıyorum. evet, çok pis şekil alıyorum hayata karşı, iki yıl önceye kadar ''aa, ne ayıp'' insanı iken, bugün küfür dağarcığımla üç ciltlik bir sözlük bile yazabilirim. demek ki o şekilsiz kil, edepsiz bir kitleye dönüştü iki yılda.
vallahi uyaranların suçu, benim değil.
bunu pavlov ve itiyle de açıklayabilirim, ama canım istemiyor.
ve farketmişsindir ki, çok canım sıkılıyor. amaçsızlık ve isteksizlikten dibe vurdum vuracağım. bunu daha edebi açıklayıp boktan bir entellektüel gibi görünebilirdim; varoluş üzerine saçmalayıp nihilizmden dem vurabilirdim. ama böyle bile yeterince kötü duruyor.
bugün tatil, yarın okul. ertesi gün kurs, ertesi gün tatil, ertesi gün okul... kendimi kafesteki çemberde sonsuza dek koşarak bir yere varacağını sanan, ama o esnada sadece sahibini eğlendirerek hayatını devam ettirebilecek yiyecek kazanan hamster gibi hissediyorum. fare gibi de diyebilirdim, ama nedense hamster geçti içimden. bunu iyiye işaret olarak alıyorum.
güneş kıçımıza kaçtı kaçacak, öyle yakın. pikniğe gitti arkadaşlar, uyuyacağım bahanesiyle katılmadım. bir tatil günü bile kendisiyle başbaşa kalmaya tahammül edemeyip, hemen çoğullaşan insana kafam basmıyor. organize olamamak, üş kişiden fazlasıyla biraraya gelince şuursuz bir sevgi pıtırcığına dönüşüp, bu duygu selinden yorulmak da meziyetlerim arasında.
ama dantel öremiyorum. bugün annemin de telefonda belirttiği gibi, bu konudaki beceriksizliğim, hayatımın küçük bir örneği. Bütün beceriksizliğime rağmen, cehenneme uzananan türkan şoray kirpiği bir yol döşeyebilirim, aferin bana.
'bir havlu kenarı bile öremiyorsun, koca bulamazsın tabi, kalacaksın başımıza.' cümlesine karşı bir sürü kahkaha, algı bozukluğu, dumur, 'ama anne, pöfff' geliştirebilirdim. ama yapmadım. bunu da iyiye işaret olarak kaydettim bir kenara.
bugün kendimi bok gibi hissediyorsam, bunda üstüme binen onca uyaranın suçu var, benim değil demek ki, rahatlıyorum. evet, çok pis şekil alıyorum hayata karşı, iki yıl önceye kadar ''aa, ne ayıp'' insanı iken, bugün küfür dağarcığımla üç ciltlik bir sözlük bile yazabilirim. demek ki o şekilsiz kil, edepsiz bir kitleye dönüştü iki yılda.
vallahi uyaranların suçu, benim değil.
bunu pavlov ve itiyle de açıklayabilirim, ama canım istemiyor.
ve farketmişsindir ki, çok canım sıkılıyor. amaçsızlık ve isteksizlikten dibe vurdum vuracağım. bunu daha edebi açıklayıp boktan bir entellektüel gibi görünebilirdim; varoluş üzerine saçmalayıp nihilizmden dem vurabilirdim. ama böyle bile yeterince kötü duruyor.
bugün tatil, yarın okul. ertesi gün kurs, ertesi gün tatil, ertesi gün okul... kendimi kafesteki çemberde sonsuza dek koşarak bir yere varacağını sanan, ama o esnada sadece sahibini eğlendirerek hayatını devam ettirebilecek yiyecek kazanan hamster gibi hissediyorum. fare gibi de diyebilirdim, ama nedense hamster geçti içimden. bunu iyiye işaret olarak alıyorum.
güneş kıçımıza kaçtı kaçacak, öyle yakın. pikniğe gitti arkadaşlar, uyuyacağım bahanesiyle katılmadım. bir tatil günü bile kendisiyle başbaşa kalmaya tahammül edemeyip, hemen çoğullaşan insana kafam basmıyor. organize olamamak, üş kişiden fazlasıyla biraraya gelince şuursuz bir sevgi pıtırcığına dönüşüp, bu duygu selinden yorulmak da meziyetlerim arasında.
ama dantel öremiyorum. bugün annemin de telefonda belirttiği gibi, bu konudaki beceriksizliğim, hayatımın küçük bir örneği. Bütün beceriksizliğime rağmen, cehenneme uzananan türkan şoray kirpiği bir yol döşeyebilirim, aferin bana.
'bir havlu kenarı bile öremiyorsun, koca bulamazsın tabi, kalacaksın başımıza.' cümlesine karşı bir sürü kahkaha, algı bozukluğu, dumur, 'ama anne, pöfff' geliştirebilirdim. ama yapmadım. bunu da iyiye işaret olarak kaydettim bir kenara.
güneş kıçımıza kaçacak kadar girdi
burnumuzun dibine. ve amaçsızlıktan kusmak üzereyim artık.
bana da bir beş yıllık kalkınma planı ey hayat, çok canım sıkılıyor.
bana da bir beş yıllık kalkınma planı ey hayat, çok canım sıkılıyor.
24 Nisan, 2008 - 15:43
12 Temmuz 2012 Perşembe
yazmak üzerine
hiç hayal gücüm olmadığını söylemişti bir keresinde birisi. bu yüzden benden asla yazar olmazdı, olamazdı. ancak gözlemlediklerimi yazabileceğimi, bu yüzden en fazla gazeteci olabileceğimi söylemişti, en fazla! şimdi geriye dönüp bakınca ne kadar iyimser olduğunu düşünüp gülümsüyorum. benden iyi bir okur bile olamadı zira. okuduklarımı bile inceleyemeyip, kendimi olayların akışına kaptırmış bulmam, kitabı kafamda tekrar yazarak hayal kurmam ise sanırım bende kalan ahıyla ilgili ayrı bir ironi. rimbaud'a ilham veren şeytan, beni ancak oradan oraya savurmakla ve kağıdı kalemi gördüğü an koşarak uzaklaşmakla meşgul...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)