30 Kasım 2013 Cumartesi

kasım uğurlaması

   Ah, bir gün klişelere yenik düşüp kasım güzellemesi  yapacağımı biliyordum. ama bunun seksenli yaşlar gibi yaptığım şeylerin artık hesabını vermeyeceğim zamanlara denk gelmesini ummuştum lakin kısmet bugüneymiş. Neden derseniz a dostlar tarihe not düşeyim; bu kasımda canım oğlum aramıza katıldı. hüzünlü kocaman gözleri ve minicik elleriyle küçük bir adam aşık edemezse kasıma insanı, başka kim edebilir? hoşgeldin güzel oğlum. içimde yıllardır biriken yazmama gafletini bir çırpıda attın. kime ne desem, ne fayda derdim eskiden. şimdi o kadar çok şeyi, o kadar kısa zamanda söylemek istiyorum ki... sana anlatmak, fakat en çok kendimi anlamak derdindeyim. yapacağım,yazacağım hiçbir şey zaten senin kadar anlamlı olmayacağı için, artık saçmalama lüksüm var. varsın bu kendi kendine deli sayıklamaları olsun. sana ulaşacak mı bilmediğim sözlerim, ama en çok uğruna herşeyi yapacak bir sevgim var. hoşgeldin...
   Kasım diyorduk değil mi... madem en klişe kasımlardan bahsedeceğiz, önceliğim 'kasım' dediğimde bir mani gibi kendini tekrar eden tek cümle: '' remember remember the fifth november.''(5 kasımı hatırla) bilen bilir, kendisi 'V For Vendetta' filminin açılış cümlesidir. Filmle ilgili, en azından şimdilik, çok detaya giremeyeceğim çünkü yıllar oldu izleyeli ve benim balık hafızamda çok az detay kaldı. fakat bu cümle kendini hiç unutturmadı. cümlenin filmdeki devamı şu şekildedir;
   Remember, remember the fifth of november, gunpowder treason and plot. i see no reason why the gunpowder treason should ever be forgot.
but what if the man? i know his name was guy fawkes and i know in 1605 he attempted the blow up the houses of parlement. but who was he really, what was he like?
we are told remember the ideas not the man. 'couse a man can fail, he can be cought, he can be killed and forgotton. but 400 years later an idea can still change the world.
i witnessed the firs hand the power of ideas. i seen people killing the name of them, and die defending them. but you cannot kiss an idea, cannot touch it or hold it. ideas do not bleed, they do not feel pain, they cannot love.
it is not an idea that i miss, it is a man. a man made me remember the fifth of november. a man i could never forget.  


                                  
    400 yıl önce Guy Fawkes ve arkadaşları İngiliz parlemento binasını yakmaya çalışmış, fakat başarısız olmuşlardır. Yine de bu, halen unutulmayan büyük bir isyandır. Yukarıda ne diyor peki derseniz, kısaca şöyle özetleyebiliriz: 'İnsanlar başarısız olabilir, yakalanabilir, öldürülebilir. Fakat 400 yıl sonra bile bir fikir,tüm dünyayı değiştirebilir.'
   Bu politik eylemle ilgili çok da fazla fikrim olmaması ve filmin hafızamda canlı olmaması sebebiyle verebileceğim detay budur efendim. Ha, bu arada ekşi sözlük sağolsun, öğrendim ki 1970 yılına ait John Lennon'un ''Remember'' adlı güzel bir şarkısı da varmış:
 
   


    Kasımdan söz açılmışken ''Sweet November'' dememek, holivut aşkımıza, vıcık vıcık romantizmimize, beyaz atlı prense olan sarsılmaz inancımıza yakışmaz. Kim neden bu filmi 'Kasım'da Aşk Başkadır' diye çevirdi bilinmez ama kendisi Türkiye'de her kasım ayında törenlerle kutlanan bir duygusallığın fikir babasıdır, saygıyla anıyorum. Bir isim çevirisi ancak bu kadar kendini ve filmi aşıp bir duygu seli fenomeni olabilirdi. Her 'Kasımda aşk başkadır' diyenden bir kuruş... Ehm şaka şaka. klişe dedim ama o kadar değil hayır.
   Filmi hala izlememiş olan yoktur diye düşünerek spoilerli bir özet geçeceğim. İstisnalar var ise bu paragrafı atlayabilir. Nelson (Keanu Reeves) kendini işine adamış tipik bir holivut jönü, ay pardon reklamcıdır. Sara (Charlize Theron) ile yolları bir ehliyet sınavında kesişir ve Sara, Nelson'un hayatını değiştirmek için çabalamaya başlar. Nelson, Sara'nın ''Kasım'' ayıdır ve ay bitene kadar beraber olmak için anlaşırlar. Kasım bitmeden birbirlerine aşık olacaklar ve malesef Sara'nın sırrı ortaya çıkacaktır.
   Filmin kafamdaki sembolü ne sonbahar yaprakları, ne o şirin mahalle ne de C.Theron'un güzelliği; bence sembol Sara'nın turuncu atkısıdır. O kadar hoş ve kendine has bir tarzı var ki, bayılmamak elde değil. Filmle ilgili yorumlara kıyafetten başlamak absürd oldu evet ama bence 'Sweet November' turuncu bir atkıdır, ne eksik ne fazla. İşin duygusal boyutuna gelirsek, beni ortalama bir romantik filmden daha fazla etkilemiş değil malesef. Hatta İncir Reçeli ile aynı kıvamda sayılır. Charlize Theron'un Fahriye Evcen kikirikliği çok itici, neden aşık olunacak kadınlar henüz ergenlik yaşıyormuş gibi gösterilmek zorunda, lolita sevdasından mı? Ayrıca Keanu Reeves'in duygusuz mimikleri, Nelson'un sonu bir yere varmayan geçmiş ve geleceği de fazlasıyla itici detaylar. Ayrıca her aya bir adam düşecek şekilde insanlığı kurtarma çabası nedir allasen? Niçin Sara böyle bir yönteme başvuruyor, ne zamandan beri, Ekim dallamanın tekiymiş tamam da, mesela Temmuz'un Kasım'dan ne eksiği vardı ki deniz yıldızı misali adamcağızları kurtarıp kurtarıp suya attı merak içerisindeyim. Bu kargaşada da ikisinin ağlak romantizmine şahsen ben ikna olmadım. Ben yazımı ve kasım uğurlamamı filmin en sevdiğim kısmıyla bitireyim efendim:

27 Kasım 2013 Çarşamba

Tess Gerritsen Rizzoli&Isles Serisi Vol.I : Rizzoli ve Isles

                                  

   Geçen yaz, hazır Taht Oyunları serisini bitirmişken ve elbette devamını sabırsızlıkla beklerken, yıllar evvel bir kaç kitabını okuduğum Tess Gerritsen'in tüm kitaplarını okumaya karar verdim. Pek bilinçli bir seçimle sıralamasam da, sonradan okuduğum kitaplarının çoğunun Rizzoli&Isles serisinden olduğunu farkettim ve bu kitaplar üzerine yazmaya karar verdim. Önce kitapları kısa kısa özetleyeceğim, ardından da kendimce yorumları ekleyeceğim. Hatta bir adım öte gidip dizisiyle karşılaştırmaya çalışacağım. Ağır spoiler içeren bir yazı olacağını baştan belirtmem gerek....
    Adı üstünde, seri olan kitapları incelemeden evvel, tüm kitaplarda can bulan karakterlere bir göz atalım.
*Jane Rizzoli: Serinin ilk kitabı 'Cerrah'ta (2001) 33 yaşında, Boston Cinayet Masası Dedektifi olarak karşımıza çıkar Rizzoli. Bundan sonraki kitapların, Maura Isles ile birlikte en büyük kahramanı olacak bu kadın dedektif ufak tefek, köşeli çeneli, siyah bukleleri darmadağın ve zor zapt edilen biridir. Giyimi özensiz ve maskülendir, kendini saklamayı tercih eder çünkü beğenmez. Zaten erkeklerin dünyasında dişiliğe yer yoktur ona göre, çünkü kadın olmak gerek ailesinde, gerekse cinayet masası gibi 'sert çocukların oynadığı bir yerde' başına bela olmaktan başka işe yaramaz. O da mümkün olduğunca kadın olmadan polis olmaya çalışmaktadır.
                                         https://encrypted-tbn2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTu02NlhcfiVyVAgo_RLLLtOK2H4WeL2pSLZafQQbjzHkb0Fepwmw
   Burada bir parantez açıp diziye göz atacak olursak daha farklı bir Rizzoli çıkar karşımıza. En azından onca kitapta gözümde oluşan karakterden sonra beni epey şaşırtmıştı oyuncu seçimi. Angie Harmon oldukça güzel bir kadın ve hemen kendini sevdiren bir karakter yaratmış dizide. Zaten yadırgadığım şey tam da buydu. Kitaplarda anlatılanın aksine uzun boylu, yine maskülen olmasına rağmen köşeleri törpülenmiş bir karaktere sahip, daha sosyal ve bence en önemlisi espri anlayışı olan bir Rizzoli var dizide. Kitaplarda daima okuyucuyla arasına bir nebze mesafe koyan soğukluğu kaybolmuş. Diyeceksiniz ki dizinin gelişimi açısından böyle olmalı, eyvallah. Hoş, evlenip barklandığı zaman da aynı şaşkınlıkla karşılamıştım ama neyse.
(Bu arada dip not olarak geçmeliyim ki, dizide Rizzoli'nin giydiği tişörtlerin hastasıyım evet.)

*Maura Isles:  Serinin, diziye de adını veren ikinci kadın kahramanı. Kırklı yaşlarına yaklaşmış Dr. Maura Isles, adli tıp uzmanıdır ve kitaplarda/dizide otopsi uzmanı olarak görev yapmaktadır. İşine takıntı derecesinde bağımlı, ölülerle çalışmanın yaşayanlarla çalışmaktan daha güvenilir olduğunu düşünen, maddi durumu oldukça yüksek bayan doktorumuzun bundan sonraki özellikleri kitaplarla dizi arasında yine farklılık göstermeye başlıyor. Serimizde Dr Isles siyah küt kesilmiş saçları, beyaz teni ve daima kıpkırmızı rujlarıyla soğuk bir cazibe merkezidir. Çevresindekiler kendisini 'Ölüler Kraliçesi' olarak adlandırır. Dizide ise Sasha Alexander tarafından canlandırılan Isles bırakın buz gibi bir cerrahı, kanka olunası insanların başını çekiyor.
                                                     

   Yine işkolik, ama bu sefer moda ikonu, gösterişli ve tam bir aristokrat var karşımızda. Buna rağmen zekası toplumun geri kalanıyla arasına ilginç bir zar örtmekte; Dr Isles hep daha farklı, biraz safça iyi niyetli, daima bilimsel ve dahi hayata karşı. Dış görünüşü de kitaplara göre oldukça yumuşatılmış, bıcır bıcır sevimli ve hoş bir hatun çıkmış ortaya. Ben şahsen dizideki Isles'ı çok seviyorum ama yine de kitaptaki buz kraliçeyi izlemeyi tercih ederdim.
   Kendisi de bir doktor olan yazar Tess Gerritsen şu blog yazısında , Dr Isles karakterini yaratırken kendisinden çok şey kattığını söylüyor. Herşeyden önce hayata bakış açısı, inançları, duruşuyla kendisini anlattığını söyleyen yazar, 'ne zaman biyografik bir detay verecek olsam, kendi hayatımı referans alıyorum.' diyor. Fakat kendisinin de belirttiği gibi Isles aslında 'sıkıcı' bir karakter olarak doğuyor. Çünkü hayatının temelinde mantık var, her adımı önceden hesaplanabilir birisi. Ama ilerde değineceğimiz gibi 'Mefisto Kulübü' doktor için kırılma noktası oluyor ve hayatı kontrolünden çıkıyor.
    Son olarak söylemeliyim ki, Tess Gerritsen kendisini sıkıcı bulsa da, Maura Isles Rizzoli'den çok daha derin ve ilgi çekici bir karakter benim gözümde. Rizzoli her ne kadar kestirilemeyen deli dolu yapısıyla eğlenceli olsa da, çok katmanlı bir karakter değil. Hayata karşı sert duruşu bile klasik anne-kız anlaşmazlığından ve kıskançlıktan geliyor. Isles ise bütün ihtişamına rağmen yalnız bir kadın. İkiz Bedenler'le birlikte geçmişini de öğreniyoruz ve nazarımda en enteresan Tess Gerritsen karakteri oluveriyor kendisi . Bu konuyla ilgili ayrıntılara kitap özetinde ayrıca değineceğim.