22 Ekim 2010 Cuma

Bedel

Koltuk. Arkama yaslanıp kabaca hesaplıyorum; üç buçuk yıldır oturuyorum burada. Herşeye son vermek için buradan başka seçeneğim, ve daha melodramik bir yer olabilir miydi? Günler gelip gitti, insanlar...Burdan bakınca yavaş herşey, herşey anlamsız. Hız kesmiş bir hayattan hazzetmedim, edemiyorum. Ayağım, daha karamsar söylemek gerekirse bacağım benden vazgeçtiğinde koşuyordum. Hayır, mecazen değil, gerçekten koşuyordum. Sahildi, sıcaktı. hani bilirsiniz, şu aptal romantik filmlerdeki gün güneşli cıvıl cıvıl sahilde. Kaçan voleybol topunu kovalama sırası bendeydi. Salına salına koşuyordum, ki bikiniyle koşmaktan nefret ederim. Nefret ettiğim çok şey var, zamanla öğreneceksin. Mavi bikinili sarışını hatırlıyorum nedense en çok o günden. Otuzlu yaşlarn başındaydı muhtemelen. Saçlarının siyahı usulca büyümeye başlamış, yüzüne akmıştı karamsarlığı. Yanında bir yaşını doldurmamış, pembe bikiniyle sarılmış bir bebek. Bebeğin yan tarafına düşmüştü top. Eğilip alırken yan gözle bir an baktım sarışın kadına. Bikinisinin üstü hafifçe daralmıştı. ''Bebek yüzünden.'' diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sağlıklı, gerçekten normal hayatımdaki son düşüncenin bu olması, şimdi bakınca ne kadar ironik görünüyor. Belki benim başıma gelenler de benim bebeğim yüzündendir. Zaman çamurlu çamurlu akarken daha çok inanmaya başladım buna. Bebeği suçladıktan, kadına acıdıktan sonra -evet, komik, değil mi? - arkamı dönüp beni bekleyen gruba doğru koşmaya başladım. Bikiniyle koşmaktan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Hayır, sandığınız gibi edepliliğimden değil. Edep sınırlarım kendime hastır genelde. Sadece başkalarının edep sınırını bilememekten... Her neyse.
    Düştüğümde, sadece iki metre vardı voleybol sahasına girmeme. Şimdi, burada, bu koltukta otururken düşününce, sahaya girebilmiş olsaydım hiçbir şeyin böyle olmayacağına dair inancım giderek bilimsel bir gerçeklik gibi gelmeye başladı gözüme. İki metre... Sadece iki metre daha dayansaydım şu anda bütün bunları yazmak zorunda kalmayacaktım. Neden denemedim ki, lanet olsun. Sarışına bakma, bebeğine bakma. Sadece topu al ve koş, daha hızlı koş, daha hızlı!
    Ama tahmin ettiğiniz gibi, zira burdayım ve yazmak dürtüsü nabız gibi bileklerimi zorluyor, düştüm evet. Gözlerimin karardığı anı hatırlamıyorum; sadece düştüğümü, ve bunun ayağıma takılan herhangi bir şey yüzünden olmadığını anlamıştım bir saniyeliğine. Kalbimin titreyişini duydum. Duyduğum son şeydi.
    Uyandığımda yanımda sadece sandalyede uyuyakalmış kız kardeşimi gördüm. Rahatlamıştım. Kız kardeşimdi, uyuyordu. Ters giden ne olabilirdi ki? Uyuşukluk bulutları biraz dağılnca, hastanede olduğumuzu gördüm. Geceydi galiba, saat yoktu etrafta. Sadece perdenin arkasındaki ışıksızlıktan akıl yürütüyordum. İyi de, bütün öğleden sonrayı hastanede baygın geçirtecek ne olmuştu ki? Ah, işte cevap buydu, bayılmıştım tabi ki. Güneşin kavurduğu plajda bütün sabah yatmış güneşlenmiştim, sonra birkaç bira, sonra da plajda voleybol macerası. Yeniliyor olduğumuz geldi aklıma orada karanlık perdelere bakarken. Güldüm kendi kendime, karşı takım kesin gözüyle baktıkları zaferlerinin ve barda ödenecek yüklü hesabın tadını almıştı fakat boğazlarına dizmiştim zaferlerini. Nefret ettiğim şeylerden biri de buna gülebildiğim andır.
   Kız kardeşime seslendim, ama duymadı. Uykusunun ne kadar derin olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Üniversitedeki ilk yılında, sabah vizeye gitmesi gerekirken uyuyakalmış. Arkadaşları almaya gelip de, kapıyı defalarca çalıp, telefonla defalarca arayıp yanıt alamayınca polise haber vermişler büyük bir panikle. Çilingire kapıyı açtırıp girmişler içeriye. Hayatında hiç, gözünü açıp da üç dört üniformalının da dahil olduğu kalabalığı karşısında gördüğü zamanki kadar korkmadığını söylerdi.Birkaç kez seslenip yanıt alamayınca, olaya müdahale etmeye karar verdim. Uyanmıştım ve artık gitme vaktiydi. Şansım varsa henüz erkendi, hala bardaki arkadaşlarıma katılabilir, sözleştiğimiz gibi sahilde sabahlayabilirdik. Yatakta doğruldum. Tuhaf birşeyler vardı; kıyafetlerim çıkarılmış, hastane önlüğü giydirilmişti. Özel bir hastanede olmalıydım, yoksa hangi devlet hastanesi alt tarafı güneş çarpmış birine önlük giydirme zahmetine girerdi ki? Ailem böyledir işte. Küçüklüğümüzden beri abime, bana, kızkardeşime karşı o kadar özenli ve titizdiler ki, ergenlik çağımda dış dünyayla yüzleşince ve herkesin sizi o kadar da çok sevmeyeceğini ve umursamadığını anlayınca uzun süreli bir depresyona girmiştim. Bu sadece, annemin ilgisini üçümüzün üstünden çekip bana yağdırmasına yaramıştı. Umutsuz bir sevgi çemberiydi, o yaşımda da özel bir hastane olarak hortlamıştı işte.
     Ayağa kalkmaya çalıştım. Sol bacağım kımıldamıyordu. Uyuşmuş olmalıydı, kendimi zorlayarak yataktan çıkmaya çalışıyordum. Sonrası çizik bir film makarası gibi, gerektiğinden hızlı, gerektiğinden yavaş, tuhaf... Sağ ayağıma yaslanıp sol bacağımı ovalamaya başlamıştım ki kapı açıldı. Annem, babama yaslanmış, kızarmış gözlerle kapıdan girdi. Benim onun o çok ağlamış gözlerini görmem, gözlerinde hüznü bir anda alt eden şok ifadesi, benim bundan ne anlam çıkarmaya çalışmam gerektiği, haykırışı, daha da garip olan babamın aynı kızarmış gözlerindeki aynı ifadeler...Hepsi ağır çekimde gibiydi. Ne olup bittiğine dair hiç bir fikrim yoktu ama hani, hiçbir şeyin bir daha aynı olamayacağını anladığınız anlar vardır. Bir dönüm noktası, bir geçit. Üstünden atladığınız berbat bir kuyu gibi.
     Sonrası ise çok hızlı ve hala bulanık. Bana sarıldılar. Anlamsızca ağladılar. Kız kardeşim uyanmıştı o ara ve herşeyi daha da berbatlaştırarak o da ağlamaya başladı. Herşeyin düzeleceğini söylediler, ama neyin düzelmesi gerektiğini bilmediğimden baktım sadece. Üç buçuk yıldan sonra emin değilim ama sanırım bacağımı hala hissetmediğimi anlamamla, babamın ağzından çıkan ''Hemorajik'' kelimesini aynı anda algılamıştım. ''Hemorajik beyin atağı...Şükür ki hayattasın...Herşey yoluna girecek...''  Ağladığımı, yatağa oturtulduğumu, hala konuşuyor ve ağlıyor olduklarını, hala sahildeki buluşmaya artık gidemeyeceğim anlamına mı geldiğini düşündüğümü biliyorum. Bilmediğim sonraki günlerdi. Yanılmamıştım, özel bir hastanedeydim ve bir süre -ne kadar olacağı artık umrumda değildi.- daha buradaydım ve bacağım beni terketmişti. Beyin damarım çatlamıştı. Muhtemelen doğduğumdan beri bir sorun vardı ama yirmialtı  yaşımda, plajda koşarken uyanmış, bacağımı alıp yoluna devam etmişti. Bu kadardı işte, buydu. Plajdaki kadını dramatik derecede andıran neşeli doktorum, beyin atağı geçiren hastaların dörtte üçünün öldüğünü, şansıma sevinmem gerektiğini söylüyordu.
     Sevindim de. Ama üç buçuk yıl bunu kutlamaya yeter. Artık parti havamda değilim ve dediğim gibi, bunun bebeğimin intikamı olduğuna artık iyice eminim. Bebeğim mi? Anlatacağım bir şey yok. O biliyor, ben biliyorum. Ben onu öldürdüm, o da beni öldürdü. Bunun için ondan nefret etmiyorum. Aksine, merhametine minnettarım. Ben neredeyse otuzuma geldim, yaşadım, sevdim, seviştim. Kızıma biçtiğim dört aylık varoluş süresini düşünürsek, o benden çok daha insanflıydı. Ben onun bacağını kopartmıştım ilk, o da benimkini aldı işte. Sonra ben onun kafasını koparmalarına izin verdim. - Bunu biliyorum, çünkü son aylarda tek izleyebildiğim şey gizli saklı internette bulduğum kürtaj videoları.Kutsal bir kitabı okur gibi içtim onları.- Şimdi sıra onda... Hastaneden sevgilime sarılmış çıkarken ve ''sorunumuzdan'' bu kadar kolay kurtulduğumuza şükrederken bütün bunları tabi ki düşünmemiştim. Ne saflık! Bacağım öldükten sonra bile, bunu anlamam ve bedeli için kendimi hazırlamam üç buçuk sancılı yılımı aldı. Artık hazırım. Önce uyku haplarını düşünmüştüm. Ne de olsa hastanede yaşadığım bir ay ve sonraki aylarda, insanlara katlanmama yardım etmişti. Şimdi de huzurlu ölebilirdim.
     Elimde tuttuğum jilet bana, huzurla ölmeyi haketmediğimi hatırlatıyor gülerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder