29 Aralık 2013 Pazar

Ayaz Bebek

  Doğuma günler kala, eş dosttan hediyeler gelmeye devam ediyor. Babaannem telefonda hem bize hem bebeğe battaniye aldığını söylüyor. Telefonu kapatıp eşime söyleniyorum: 'Bu gelen kırkıncı battaniye. Biri ailelerimize kutuplarda yaşamadığımızı anlatabilir mi lütfen?''
  Bebeğimin kırkı çıkıyor. Kırkı çıkmadan mezarı açık olurmuş bebeğin dedikleri için korkudan kabuslar geçiriyoruz, o söylendiğimiz battaniyelere sarıp sarmalıyoruz oğlumu. Sonra terledi galiba deyip açıyoruz. Klimayı sabitleyip, neredeyse her dakika ateşini ölçüyoruz. Böyle böyle çıkarıyoruz o meşum kırkı evden.
  Ayaz bebek çıkaramıyor. Açık olan mezarı dolmadan kapanmıyor. Aynı günlerde doğmuş oğlumla. Ama hep kırklı, kırık bir bebek olarak kalacak. Evdeki battaniye yığınından utanıyorum. Umarım görmüyordur Ayaz Bebek, kenara köşeye yığılmış battaniyeleri, kırık camlardan dolan rüzgarla ölen kırklı Ayaz Bebek...
  Haberde oturdukları kerpiç evin önünde röportaj yapıyor muhabirler. Anne şaşkın, 'ne diyeyim' diyor, 'ne diyeyim?' Kapkara bir oğlan çocuğu bir iki yaşlarında başka bir bebeği kucaklamış kameralara gösterip gülüyor, daha da, daha da yukarı kaldırıyor ilgi çeksin diye. Çocuk aklıyla zannediyor ki bebekleri değerli, ondan geldi televizyonlar görmeye. Belki hayatları değişecek; naylonlu pencerelerine güneş doğacak.
                                                  
 Kucağıma eğilip battaniyesini çekiştiriyorum oğlumun, sanki o da üşümüş gibi geliyor. 'Çok şükür halimize' diyorum. Sonra bu şükürden de utanıyorum. Başkasının yoksunluğuna, yoksulluğuna bakıp şükretmekte gizli bir kibir var gibi geliyor, insanın kendisinden bile saklasa Allah'ından saklayamayacağı vicdan sosuna bulanmış pis bir kibir.
  Banyo yaptırıyoruz oğluma. Su sıcaklığını cerrah titizliğiyle ölçüp sarıp sarmalayacağımız havluları hazır ediyoruz elimizin altında. Aklıma düşüyor Ayaz Bebek, nasıl yıkardı acaba annesi? Kaç dereceydi girdiği sular, kaç dereceydi kırık pencerenin önü? Kaç günde düşmüştü göbeği mesela, gaz sancısı var mıydı oğlum gibi? Bir fotoğrafı bile olmadan dünyadan geçip gitmesinden utanıyorum dünya adına. Ağırlayamadığımız bir misafir, erken ölen tüm bebekler gibi bir diken sızısı. Milyarları doyurup da sizi erkenden yuvadan atan dünya adına utanıyorum. Yaşasaydınız olabileceğiniz insan, geçebileceğiniz yollar, düşebileceğiniz sevdalar için utanıyorum. Yine de yaşasaydınız, yaşadığınızı fark edebilecek miydik sorusu düşüyor aklıma.
  Kağıt toplayarak geçinen Maviş anneyi kucağında çocuklarıyla çöpü karıştırırken hayal ediyorum. Üstünde mavi elbisesi yırtılmış köşesinden. Çocuklar -Ayaz hala minnacık, fazla fazla yeni yürümeye başlamış- arabanın üstünde oturuyor. Saçları kirden yapışmış alınlarına, ayaklarında naylon terlikler. Hala üşüyorlar, burunları akmış. Önünden geçiyorum at arabasının. Yan gözle bakıp daha sıkı sarılıyorum kucağımdaki bebeğe. 'cık cık, çocukların haline bak' diyor içimdeki kibirli ses. Bilmiyor Ayaz Bebek ölecek. Bilmediği için umursamıyor. Bu bilmemekten utanıyorum; bu umursamamaktan. Öleceği için battaniyelere srıp sarmalamak istediğim Ayaz bebek ve onun gibi niceleri yaşarken önünden hızlı adımlarla geçip gitmelerimden utanıyorum.
  Süslü merhametime sakladığım hiçbirşey yapmayışımdan utanıyorum.